ERROR
Please pick only one post size.
Bacaklarına Dolanan (Gelmek)                                                                                                                                                                                   
Ben; dünyadaki yaşantımı bir embriyo heyecanı, sakinliği ve aynı zamanda gözü kapalılığı ile, anne karnı gibi olan bu küçük odamda geçirir iken,
gözlerimin bu kadar büyük ve güzel,
saçlarımın ise endemik tohumlardan büyüyen sarmaşıklar olduğunu,
göğüs kafesimin uçsuz bucaksızlığını,
damar nehir yollarımın toprak kıyılarındaki gizemli sazlığımı,
dudaklarımın çatlağındaki serin yazlığımı,
ve parmak izlerimin bambaşkalığını;
aynı zamanda ‘’o nerede’’ diye bucak bucak sorduğunu,
bulamadığın her coğrafyayı teker teker yolduğunu,
tanrı keyif yaparken, senin ise coştuğunu,
öfke kadar yüce bir sevgiyle dolduğunu;
henüz bilmediğim günün birinde (yani senin henüz gelmediğin)… ne yaptığımı unuttum.                                                                                                                                                                                                        
Çünkü sen öyle geldin ki,
Soyumu ve toprağımı, geçmişimi ve ecdadımı unuttum.
Çünkü sen öyle geldin ki,
İşte ben o zaman doğdum.
Geldin ve dedin ki,
‘’Seni bana Mevlam değil, kendim kendime yazdım.’’                                                                                                                                                            
(Cem Karaca’yı sevgiyle anarken; Suut Kemal Yetkin ve Nurullah Ataç’a da bir soru gönderiyoruz. Deyin hele şimdi bu; günlerin getirdiği mi günlerin götürdüğü mü?)

-Safirya

Bacaklarına Dolanan (Gelmek)                                                                                                                                                                                   

Ben; dünyadaki yaşantımı bir embriyo heyecanı, sakinliği ve aynı zamanda gözü kapalılığı ile, anne karnı gibi olan bu küçük odamda geçirir iken,

gözlerimin bu kadar büyük ve güzel,

saçlarımın ise endemik tohumlardan büyüyen sarmaşıklar olduğunu,

göğüs kafesimin uçsuz bucaksızlığını,

damar nehir yollarımın toprak kıyılarındaki gizemli sazlığımı,

dudaklarımın çatlağındaki serin yazlığımı,

ve parmak izlerimin bambaşkalığını;

aynı zamanda ‘’o nerede’’ diye bucak bucak sorduğunu,

bulamadığın her coğrafyayı teker teker yolduğunu,

tanrı keyif yaparken, senin ise coştuğunu,

öfke kadar yüce bir sevgiyle dolduğunu;

henüz bilmediğim günün birinde (yani senin henüz gelmediğin)… ne yaptığımı unuttum.                                                                                                                                                                                                        

Çünkü sen öyle geldin ki,

Soyumu ve toprağımı, geçmişimi ve ecdadımı unuttum.

Çünkü sen öyle geldin ki,

İşte ben o zaman doğdum.

Geldin ve dedin ki,

‘’Seni bana Mevlam değil, kendim kendime yazdım.’’                                                                                                                                                            

(Cem Karaca’yı sevgiyle anarken; Suut Kemal Yetkin ve Nurullah Ataç’a da bir soru gönderiyoruz. Deyin hele şimdi bu; günlerin getirdiği mi günlerin götürdüğü mü?)

-Safirya

Şu Aralar’ıncı Yüzyıl

Şu aralar gönlümdeki dostluk kontenjanı,
adeta bir tabula rasa’dır.
“Yer vardır” diye anlamayınız bu lafımı,
onun üzerinden çok sular geçti!..

"Matbaa bize, bedenden ayrılmış zihni verdi fakat bu da bizi, bizden geriye kalanın nasıl denetleneceği sorunuyla karşı karşıya bıraktı. Ayıp, bu tür denetimin düzenlenebileceği bir mekanizmaydı."

"Tanrı sevgisinin yerini 18. yüzyıldan itibaren ülke sevgisi almış ve bu da matbaanın en iyi sonuçlarından birini oluşturmuştur. Örneğin son iki yüzyıldan bu yana Hristiyanlar, savaşmak için sadece ulusal çıkarlardan hareket etmişlerdir. Tanrı ise kendini geçindirmeye terkedilmiştir."

Gerçek Yalnızlık

safiryaa:

Şimdi sen; evinin çimentoları arasında sıkışıp kalan mesela bir böcek gibi… Bir başınasın.

Canını acıtan şey; 1 milyondan fazla türü olan, insanlara göre itici, ama işte sonuçta senin familyan olan böcekler aleminde; şu anda zor nefes almana aldırmadan düşündüğün, güzel bir kadının güzel…

Sizi Size Anlatmış Mıydım?

ademorenas:

Bugün güzel bir öykü bitirdim.

Ama sizinle paylaşmayacağım.

Basit ajitasyonlar istiyorsunuz çünkü, kendi basit hikayenizin destanlaştırılmasını/edebileştirilmesini istiyorsunuz, sizin bildiğiniz kelimelerden oluşsun istiyorsunuz yazılanlar (çünkü cehaletinizle yüzleşmekten korkuyorsunuz),…

Meydan Okuma

siz’in tekil hali,
ya da direk siz mi demeliydim,
pek uzaktaki kişi…

tanrı, insanları nasıl yerleştirmiş coğrafyalara,
söylesem de sır kalsa aramızda olur mu?
ah aramız…
aramız ve hikâyesi:

(tanrı) bir zar atmış tencereye,
-eski insanlar tepsi der-
hangi toprakta konak eylemişse
o altıyüzlü kader ayracı,
tutulmuşuz ensemizden ve konulmuşuz.
tanrı bizi ensemizden yakalayıp,
yere çalmış,
buna derler alınyazısı.
hatta o kadar yere çalmış ki,
iyi bakarsan toprağa görebilirsin nüshasını.

bu tarlalar,
gelmiş geçmiş en büyük,
ve getirisiyle en tarihi kitaplardır.
-en az insan alnı kadar…-

ey yadım,
şimdi biz diyoruz ki meridyenleri biz ürettik.
oysa biliyorum ki sen seçmedin,
otuzüçüncü meridyeni.
sen bu sayıyı yalnızca,
ahmed arif’te seversin…

ve sevmediğimiz şey tanrıysa ikimizin de,
bizi tutup fırlattığı yerlerden
onun parmak kokusunu silmek olsun,
bundan sonraki gayemiz…

gene biz’li laflar etmeye başladı,
şair beyin şairimsi cananı.
aramızda kalsın bunlar,
aramız ve hikâyesi:

tanrının bize attığı zarlar,
küflü çıkmış.

olgunluktan bahsediyordun,
bense yirmilik dişlerime sarılıp uyuyordum.
çünkü biliyordum bir gün onların bırakacağı boşluğun,
içimdeki boşlukla birleşeceğini.
ve dahası kollarım bir dişe sarılırken,
defalarca dolanıp belime değiyordu.

düşmesin yirmilik dişlerim,
bir yalnızlığa daha yok tahammülüm.

Ciyağlamak: Bir Martı Yumuşaması

Ağlak bir martı sesi takılıyor şemsiyeme,
tüm duyuşlarımı kapatıyor o an.
Biri var, birileri ya da,
ağlıyorlar.

Ağlıyorlar,
biri, ya da birileri.
Tüm duyuşlarım açılıyor o an.
ağlak bir martı sesinden ziyadeymiş berisi.

safiryaa:

İzsürüm
Hiç tanımadığınız birisinin ruhunda gezintiye çıkmak için (benim anlayışımda); özellikle şahıs ruha aitse ve bundan mütevellit ruh nadide bir ruhsa, öncelikle bu iki özelliği ortalık yerde gezinen aynı ambalaja sahip gayrı nadide ruhlardan ayırt edebilmek gerekir. Bu ayırt işini ‘’ön yargı’’ ile karıştırıp, ön yargılı olanlar var elbette.
Oysaki benim keşfettiğim ruhun parmakları, –hatta keşfettim demek günah olur, ne o bir Amerika kıtası, ne ben bir Kolomb veya Vespucci’yim- tabiri caizse on tahta parçası gibi görünen iskelet müsveddesinden daha güçlüdür. O ruhun gözleri, hala keşfetmekte olduğum ve hiçbir zaman tam keşfedemeyeceğim zat-ı muhteremin yüzündeki iki adacıktan daha yalnızdır. Fakat sanki dünyanın en büyük iki adası gibi, uzaydan bakılsa dünyanın gözleriymiş gibi görünecek; iki keskin ve iki kendinden emin gözlerdir. Ruhunun şeceresi, maddi olarak sahip olduğu alyuvarlar silsilesinden bir adım değil; yüzlerce adım ileridedir. Halk edebiyatındaki güzelleme türü amaçlı bir yazı yazmak değil maksadım, çünkü benim lügatımda ‘’güzelleme’’, güzel eylemek anlamına gelir. Buna karşıt olarak, fazla gerçekçi bir kişiliğe sahibim.
Şimdi soruyorum sizlere; ruhunun bütün organları, bedeninin (ayrı ayrı) hücreler toplantısında birer patronsa ve ben bunu fark ediyorsam, ben mi önyargılıyım, siz mi fazla körsünüz? Aslında size de kızamam; çünkü onun ruhu nasıl dünyada yaşıyorken fark edilmeyen ruhlar hanesine dahilse, sizler de onu ve onun gibileri o küçücük haneye ‘’tıkmak’’ için kiremit taşıyan ahmaklardansınız. Benim onu fark etmem, onun kendisi gibi seyrek görülen bir durumdur; fakat bunları yazmaya devam etmeyeceğim, çünkü ne sizi ne de kendimi anlatmak istiyorum. O velinimeti anlatmada isticaldeyim, zira özgür ruhu harflerimin arasından kayıyor.
Onu ilk keşfedişlerim; kelimelerinin gizli mağarasına girmemle başlamıştır. Kendisi her zaman birilerinin onu anlamayışından yakınır, bense onun bu yakınmasından yakınırım. Eğer bilseydi onun bu yakınışlarını ne denli yakmak istediğimi, ateşe verirdi kendisini. (Bu yüzden bilmemeli.) O bundan –anlaşılmamaktan- rahatsız, çünkü bir kartal olduğunu bilmiyor. Birilerinin onu anlaması için uçmayı öğrenmesi gerektiği gibi, onunla aynı hızda uçmalıdır, bir de durmamacasına. Veya pençelerine hapsolmalıdır… Ama bu hapis işine de çok sıcak bakmaz, çünkü seçicidir, hürriyetine sahip bir yoldaş ister. Sanki onun kavranamama sebebi, ‘’kendisi’’ymiş gibi düşünülebilir… Lakin, her düşünülen doğru değildir. Metrekare başında üç hakikat katilinin bulunduğu bu zamanı düşünürsek eğer, onun tek isteğinin ‘’esas’’ olduğunu anlayabiliriz. –Ya da belki bir tek ben anlıyorum, hatta anlamıyorum bile- Normalde çok ağlamayan bir insanın, kitaplardaki karakterlere ağlamasını nasıl yorumlayabilirsiniz başka türlü?
Ben onun haritasını izledim, izledim ve bazı mağaralarına ulaşabildim. Harikulade serin, apaydınlık, tertemiz ve hiç tehlikesizdi gibi şeyler söyleyip Polyannacılık oynayamam… Çünkü oralar hüzün kokuyordu. Onun mağaraları Sevr gibi şanslı değildi, ne koruyacak örümcek ve güvercinler vardı, ne de şereflendirecek bir peygamber. Alelade balta vurulmamış tropikal ormanlar gibi, tehlikeli ve ıssızdı. İlk başta bu ıssızlığın sebebini, koşar adım uzaklaşan insan yaratıklarından ötürü sandım. Fakat bahsettiğim ormanlarda, herhangi bir ayakkabı izine rastlanmaz… Zaten kendisi de der; ‘’Ben kadim bir yalnızlık içerisindeyim.’’
Ruhunun duvarlarında –bu duvarların malzemesi olsa olsa dört parça uzay boşluğudur- yankılanan, tıpkı paralel doğrular gibi çarpışmayan müzikler de, farklı bir keşif meselesidir. Kulaklığı her zaman ‘’verici’’ olarak düşünürüz. Fakat, bana göre kulaklık içimizi dinleyen en iyi dinleyicidir. Kendisi bana müzik önerdiği vakit, aynı kulaklıktan dinliyormuşuz gibi hisseder ve aramızdaki bu aygıtın ondan aldığı içselliği bana ulaştırmasına müteşekkir olurum. Onun sahip olduğu şey basit bir müzik zevkinden öte, yaşanılan evin duvarlarını boyamak gibidir. Renklerin psikolojik etkisi varsa, ondaki renkler müziktir. Yazdığı gibi yaşıyor ve yaşadığı gibi yazıyorsa; şekillendiği gibi dinler ve dinlediği gibi şekillenir.
Aynalarla arasının iyi olduğunu düşünüyorum. Hatta o kadar iyidir ki, kimine göre odalar dolusu dev aynası vardır. Hakikaten ilk zamanlarda insanlar kadar olmasa da, kibre yakın bir kişiliğe sahip olduğunu düşünürdüm. Gariptir ki öyle düşünmeme rağmen, hiçbir zaman bundan rahatsız olmadım çünkü, bunun adı farkındalıktan başka bir şey değildi. Şayet doğumundan ölümüne değin insan olduğunun bile farkında olmayan karbondioksit üreticilerinin çoğunluk olduğu bu zamanda, kendi farkında olmasaydı harcanırdı. Tıpkı paraların farkındasızlığından dolayı onları harcamamız gibi. Yani, para bilseydi en değerli şey olduğunu(!) dünyayı ele geçirmez miydi?
Onun yüzüne baksanız; organları arasında yumuşak geçişler olmadığını görürsünüz. Alnındaki kırışıklıkta, sanki ‘’bu benim alnımın akıdır’’ dercesine taşır öfkesini… Çünkü onun, bu öfkeyi alnının çatına yapıştıran insanlara, vicdan borcu yoktur. Mizacı, tabiri caizse sert olmasına rağmen ‘’bu benim gözümün nurudur’’ dercesine taşır gözlerinde, sevgisini… Bu kadar kati ve birbirine büsbütün zıt olan çizgilerin aynı suret deryasında, gene kesinkes ayrılma sebepleri; şüphesiz ki Cebelitarık görevini üstlenen kaşlarından ötürüdür. Sigarasını, misafirperver bir inançla karşılar dudakları. Biliyorum ki; hayatına giren kalplerin hammaddesi sabundandır ve onlar kayar avuçlarından. İşte o bunun hırsını, cılız ve yakıcı; fakat bir o kadar hakiki olan misafirine tüm gücüyle sarılarak alır. Alt ve üst dudağının birbirine bu denli yapışık olması, aslında arzu ettiği ilişkinin mührüdür.
Onun elleri hep ıslaktır, yağmur damlalarını heba etmek istemez. Beynindeki dallı budaklı ağaçların çaputları, kendi sesinin çevrelediği şiirlerle üflenmiştir. Her harfe önce bir ilk yardım ekibi, sonra kalp doktoru ve ardından hasta bakıcısı edasıyla yaklaşır. Kelimelerini, onlarca çocuk dünyaya getirmiş fakat hepsinden de habersiz olan bir anne(!) tavrıyla değil; biricik çocuğuna özenle bakan bir kız babası tavrıyla büyütür. ‘’Kalbim titriyor’’ demişti bir keresinde, ‘’yeni kelimelere sahip olduğum zaman.’’ Sanki onların ilk emekleyişini görür, ilk konuşmasını duyar gibi…
Şu dünyada, okuduğum kitaplarda, tanıdığım insanlarda; herhangi bir şeye veya şeylere tutunmayan birine rastlamış değilim. İşte o da bunlardan birisidir ve tutunduğu şey; delicesine akan bir akarsudur. Tutulamayacak bir varlığa tutunur yani ve buna rağmen alüvyonlar gibi kalıcı izler bırakır. Nasıl ki alüvyonların oluşturduğu verimli araziler yaşam koşulu için uygunsa, o da ‘’nefes alınacak’’ yaşam odaları inşa eder. –Üstelik, kokuşmuş nefesleri almaya alışan insanlara rağmen-
Kaldıramadığı en büyük şeylerden birisinin ihanet olduğunu biliyorum. Şayet kendisi bir kaplumbağa olsaydı ve teninde biriken ihanetler kabuk bağlasaydı; evini terk eder, çıplak vücuduyla yalıncak ve zayıf maddeselliğine rağmen cesaret yüklü maneviyatıyla tabiatı fethederdi. Yaşadığı ihanetten bu kadar çabuk kurtulmasına rağmen, ona ihanet eden kişi kendisinden bu kadar çabuk kurtulamaz. Baştanbaşa kindar birisi olduğundan bahsetmiyorum, fakat damarına bastığınızda fışkıran kanda boğulursunuz. Gözüne battığınızda kör edici bir ışığa dönüşür feri ve altınızdaki arabayla yokuşa yuvarlanırsınız. Kendisi, bana karşı olan merhametinin sonsuz olduğundan bahsetmesine rağmen; gelecekte nefretinin zerresini almaktan korkmaktayımdır. Zira ben bir karıncaysam, onun nefret tanesi bana kocaman bir kaya gibi gelir. –Ezilirim-

En başta; ‘’özgür ruhunun, harflerimin arasından kaymasından’’ bahsetmiştim. Tıpkı kendisinin akarsulara tutunması gibi, ben de kendisine tutundum. Bir steteskop almak ve onun dinleyici değil, iletici gücünü ortaya koymak isterdim. Yani ona dair bütün tanımlamalarımı, bu aletin yardımıyla yüreğine söylemek…

-Safirya

safiryaa:

İzsürüm

Hiç tanımadığınız birisinin ruhunda gezintiye çıkmak için (benim anlayışımda); özellikle şahıs ruha aitse ve bundan mütevellit ruh nadide bir ruhsa, öncelikle bu iki özelliği ortalık yerde gezinen aynı ambalaja sahip gayrı nadide ruhlardan ayırt edebilmek gerekir. Bu ayırt işini ‘’ön yargı’’ ile karıştırıp, ön yargılı olanlar var elbette.

Oysaki benim keşfettiğim ruhun parmakları, –hatta keşfettim demek günah olur, ne o bir Amerika kıtası, ne ben bir Kolomb veya Vespucci’yim- tabiri caizse on tahta parçası gibi görünen iskelet müsveddesinden daha güçlüdür. O ruhun gözleri, hala keşfetmekte olduğum ve hiçbir zaman tam keşfedemeyeceğim zat-ı muhteremin yüzündeki iki adacıktan daha yalnızdır. Fakat sanki dünyanın en büyük iki adası gibi, uzaydan bakılsa dünyanın gözleriymiş gibi görünecek; iki keskin ve iki kendinden emin gözlerdir. Ruhunun şeceresi, maddi olarak sahip olduğu alyuvarlar silsilesinden bir adım değil; yüzlerce adım ileridedir. Halk edebiyatındaki güzelleme türü amaçlı bir yazı yazmak değil maksadım, çünkü benim lügatımda ‘’güzelleme’’, güzel eylemek anlamına gelir. Buna karşıt olarak, fazla gerçekçi bir kişiliğe sahibim.

Şimdi soruyorum sizlere; ruhunun bütün organları, bedeninin (ayrı ayrı) hücreler toplantısında birer patronsa ve ben bunu fark ediyorsam, ben mi önyargılıyım, siz mi fazla körsünüz? Aslında size de kızamam; çünkü onun ruhu nasıl dünyada yaşıyorken fark edilmeyen ruhlar hanesine dahilse, sizler de onu ve onun gibileri o küçücük haneye ‘’tıkmak’’ için kiremit taşıyan ahmaklardansınız. Benim onu fark etmem, onun kendisi gibi seyrek görülen bir durumdur; fakat bunları yazmaya devam etmeyeceğim, çünkü ne sizi ne de kendimi anlatmak istiyorum. O velinimeti anlatmada isticaldeyim, zira özgür ruhu harflerimin arasından kayıyor.

Onu ilk keşfedişlerim; kelimelerinin gizli mağarasına girmemle başlamıştır. Kendisi her zaman birilerinin onu anlamayışından yakınır, bense onun bu yakınmasından yakınırım. Eğer bilseydi onun bu yakınışlarını ne denli yakmak istediğimi, ateşe verirdi kendisini. (Bu yüzden bilmemeli.) O bundan –anlaşılmamaktan- rahatsız, çünkü bir kartal olduğunu bilmiyor. Birilerinin onu anlaması için uçmayı öğrenmesi gerektiği gibi, onunla aynı hızda uçmalıdır, bir de durmamacasına. Veya pençelerine hapsolmalıdır… Ama bu hapis işine de çok sıcak bakmaz, çünkü seçicidir, hürriyetine sahip bir yoldaş ister. Sanki onun kavranamama sebebi, ‘’kendisi’’ymiş gibi düşünülebilir… Lakin, her düşünülen doğru değildir. Metrekare başında üç hakikat katilinin bulunduğu bu zamanı düşünürsek eğer, onun tek isteğinin ‘’esas’’ olduğunu anlayabiliriz. –Ya da belki bir tek ben anlıyorum, hatta anlamıyorum bile- Normalde çok ağlamayan bir insanın, kitaplardaki karakterlere ağlamasını nasıl yorumlayabilirsiniz başka türlü?

Ben onun haritasını izledim, izledim ve bazı mağaralarına ulaşabildim. Harikulade serin, apaydınlık, tertemiz ve hiç tehlikesizdi gibi şeyler söyleyip Polyannacılık oynayamam… Çünkü oralar hüzün kokuyordu. Onun mağaraları Sevr gibi şanslı değildi, ne koruyacak örümcek ve güvercinler vardı, ne de şereflendirecek bir peygamber. Alelade balta vurulmamış tropikal ormanlar gibi, tehlikeli ve ıssızdı. İlk başta bu ıssızlığın sebebini, koşar adım uzaklaşan insan yaratıklarından ötürü sandım. Fakat bahsettiğim ormanlarda, herhangi bir ayakkabı izine rastlanmaz… Zaten kendisi de der; ‘’Ben kadim bir yalnızlık içerisindeyim.’’

Ruhunun duvarlarında –bu duvarların malzemesi olsa olsa dört parça uzay boşluğudur- yankılanan, tıpkı paralel doğrular gibi çarpışmayan müzikler de, farklı bir keşif meselesidir. Kulaklığı her zaman ‘’verici’’ olarak düşünürüz. Fakat, bana göre kulaklık içimizi dinleyen en iyi dinleyicidir. Kendisi bana müzik önerdiği vakit, aynı kulaklıktan dinliyormuşuz gibi hisseder ve aramızdaki bu aygıtın ondan aldığı içselliği bana ulaştırmasına müteşekkir olurum. Onun sahip olduğu şey basit bir müzik zevkinden öte, yaşanılan evin duvarlarını boyamak gibidir. Renklerin psikolojik etkisi varsa, ondaki renkler müziktir. Yazdığı gibi yaşıyor ve yaşadığı gibi yazıyorsa; şekillendiği gibi dinler ve dinlediği gibi şekillenir.

Aynalarla arasının iyi olduğunu düşünüyorum. Hatta o kadar iyidir ki, kimine göre odalar dolusu dev aynası vardır. Hakikaten ilk zamanlarda insanlar kadar olmasa da, kibre yakın bir kişiliğe sahip olduğunu düşünürdüm. Gariptir ki öyle düşünmeme rağmen, hiçbir zaman bundan rahatsız olmadım çünkü, bunun adı farkındalıktan başka bir şey değildi. Şayet doğumundan ölümüne değin insan olduğunun bile farkında olmayan karbondioksit üreticilerinin çoğunluk olduğu bu zamanda, kendi farkında olmasaydı harcanırdı. Tıpkı paraların farkındasızlığından dolayı onları harcamamız gibi. Yani, para bilseydi en değerli şey olduğunu(!) dünyayı ele geçirmez miydi?

Onun yüzüne baksanız; organları arasında yumuşak geçişler olmadığını görürsünüz. Alnındaki kırışıklıkta, sanki ‘’bu benim alnımın akıdır’’ dercesine taşır öfkesini… Çünkü onun, bu öfkeyi alnının çatına yapıştıran insanlara, vicdan borcu yoktur. Mizacı, tabiri caizse sert olmasına rağmen ‘’bu benim gözümün nurudur’’ dercesine taşır gözlerinde, sevgisini… Bu kadar kati ve birbirine büsbütün zıt olan çizgilerin aynı suret deryasında, gene kesinkes ayrılma sebepleri; şüphesiz ki Cebelitarık görevini üstlenen kaşlarından ötürüdür. Sigarasını, misafirperver bir inançla karşılar dudakları. Biliyorum ki; hayatına giren kalplerin hammaddesi sabundandır ve onlar kayar avuçlarından. İşte o bunun hırsını, cılız ve yakıcı; fakat bir o kadar hakiki olan misafirine tüm gücüyle sarılarak alır. Alt ve üst dudağının birbirine bu denli yapışık olması, aslında arzu ettiği ilişkinin mührüdür.

Onun elleri hep ıslaktır, yağmur damlalarını heba etmek istemez. Beynindeki dallı budaklı ağaçların çaputları, kendi sesinin çevrelediği şiirlerle üflenmiştir. Her harfe önce bir ilk yardım ekibi, sonra kalp doktoru ve ardından hasta bakıcısı edasıyla yaklaşır. Kelimelerini, onlarca çocuk dünyaya getirmiş fakat hepsinden de habersiz olan bir anne(!) tavrıyla değil; biricik çocuğuna özenle bakan bir kız babası tavrıyla büyütür. ‘’Kalbim titriyor’’ demişti bir keresinde, ‘’yeni kelimelere sahip olduğum zaman.’’ Sanki onların ilk emekleyişini görür, ilk konuşmasını duyar gibi…

Şu dünyada, okuduğum kitaplarda, tanıdığım insanlarda; herhangi bir şeye veya şeylere tutunmayan birine rastlamış değilim. İşte o da bunlardan birisidir ve tutunduğu şey; delicesine akan bir akarsudur. Tutulamayacak bir varlığa tutunur yani ve buna rağmen alüvyonlar gibi kalıcı izler bırakır. Nasıl ki alüvyonların oluşturduğu verimli araziler yaşam koşulu için uygunsa, o da ‘’nefes alınacak’’ yaşam odaları inşa eder. –Üstelik, kokuşmuş nefesleri almaya alışan insanlara rağmen-

Kaldıramadığı en büyük şeylerden birisinin ihanet olduğunu biliyorum. Şayet kendisi bir kaplumbağa olsaydı ve teninde biriken ihanetler kabuk bağlasaydı; evini terk eder, çıplak vücuduyla yalıncak ve zayıf maddeselliğine rağmen cesaret yüklü maneviyatıyla tabiatı fethederdi. Yaşadığı ihanetten bu kadar çabuk kurtulmasına rağmen, ona ihanet eden kişi kendisinden bu kadar çabuk kurtulamaz. Baştanbaşa kindar birisi olduğundan bahsetmiyorum, fakat damarına bastığınızda fışkıran kanda boğulursunuz. Gözüne battığınızda kör edici bir ışığa dönüşür feri ve altınızdaki arabayla yokuşa yuvarlanırsınız. Kendisi, bana karşı olan merhametinin sonsuz olduğundan bahsetmesine rağmen; gelecekte nefretinin zerresini almaktan korkmaktayımdır. Zira ben bir karıncaysam, onun nefret tanesi bana kocaman bir kaya gibi gelir. –Ezilirim-

En başta; ‘’özgür ruhunun, harflerimin arasından kaymasından’’ bahsetmiştim. Tıpkı kendisinin akarsulara tutunması gibi, ben de kendisine tutundum. Bir steteskop almak ve onun dinleyici değil, iletici gücünü ortaya koymak isterdim. Yani ona dair bütün tanımlamalarımı, bu aletin yardımıyla yüreğine söylemek…

-Safirya

vitanica
themes